
Bir kere; bu garip, dışı içinde olan dünyanın en aşağı değil en yukarı noktasındaydı — Buradan bütün yönler yukarı değil aşağıydı. Eğer ana eksenden ayrılıp eğri duvara doğru yaklaşırsa — ki artık onu da duvar olarak düşünmemeliydi — çekim yavaş yavaş artacaktı. Silindirin iç yüzeyine vardığı zaman onun üzerinde herhangi bir noktada ayakları yıldızlara başı da dönen silindirin merkezine doğru dik olarak durabilecekti. Bu kavram onun için oldukça bilinen bir şeydi; uzay uçuşlarının ilk başladığı zamandan beri santrfüj kuvvet çekim yaratmak için kulanılmaktaydı. İnsanı ürküten, sersemleten sadece uygulamanın çapının büyüklüğüydü. Uzay istasyonlarının en büyüğü, Syncsat Beş’in çapı ikiyüz metreden daha küçüktü. Bu ölçünün yüz kat büyüklüğüne aklın alışması için biraz zaman isterdi.
Onu kavrayan manzara tüpü ışıklı ve gölgeli alanlarla benek benekti. Bunlar ormanlar, tarlalar, donmuş göller veya şehirler olabilirdi. Uzaklık ve işaret fişeğinin zayıflayan aydınlığı kesin bir tanımlamayı imkansızlaştırıyordu. Dar çizgiler, çok zayıf bir şekilde görülebilen geometrik bir şebeke oluşturan caddeler, kanallar veya düzenlenmiş nehirler olabilirdi. Silindirin sonlarında, görüş sınırının sonunda daha koyu siyahlıkta bir şerit vardı: Ve bu dünyanın ortasında tam bir çember çeviriyordu. Norton birden eski insanların Dünya’yı çevrelediğine inandığı okyanus efsanesini hatırladı.
Burada, belki de daha garip bir deniz vardı. Dairesel değil silindirik bir deniz. Acaba, yıldızlararası gecede donmadan evvel dalgaları, gelgitleri, akıntıları ve balıkları var mıydı? İşaret fişeği eriyerek söndü; bilinmiyeni keşif anı sona ermişti: Fakat Norton yaşadığı sürece bu görüntülerin zihninde yanacağını biliyordu. Geleceğin buluşları ne getirirse getirsin, hiçbir zaman bu ilk izlenimi silemiyecek ve tarih, yabancı br uygarlığın eserlerini ilk gören insan olma ayrıcalığını ondan hiç alamıyaçaktı.
