
On kilometre uzaktan alınan ilk resimler insanlığın bütün çalışmalarını bir anda durdurdu. Milyarlarca televizyon ekranında hiçbir özelliği belli olmayan, fakat her saniye daha büyüyen küçük bir silindir belirmişti. Görüntü büyüklüğü iki katına çıktıktan sonra kimse artık Rama’nm doğal bir çişim olduğunu sanmıyordu.
Gövdesi silindir biçiminde ve tornadan yeni çıkmışçasına kusursuzdu — Merkez noktaları birbirinden elli kilometre uzaklıkta ve iki ucu oldukça düzdü. Bir yüzünde, merkeze yakın bir yerde birkaç ufak yapıya benzer şey dışında hemen hemen hiçbir şey görülmüyordu — Rama komik bir şekilde evlerde kullanılan sıradan bir buhar tenceresine benziyordu.
Rama az sonra ekranları dolduracak kadar büyüdü. Yüzeyi tıpkı Ay gibi koyu, ölü bir gri renksizlikteydi. Bir nokta dışında, üzerinde hiçbir işaret yoktu. Silindirinin ortalarına doğru bir kilometre genişliğinde bir leke veya bir sıva göze çarpıyordu, sanki asırlar önce bir şey ona çarpmış ve dağılmıştı.
Bu çarpmanın Rama’nm dönen duvarlarında en küçük bir hasar yaptığını belirten hiçbir iz yoktu. Ancak Rama’nm parlaklığında çok küçük değişiklik meydana getiren bu leke Dr. Stenton’un buluşuna yol açmıştı.
Diğer kameralardan alınan resimler bilgilere yeni bir şey eklemedi. Ancak uzay sondasının diğer araçları Rama’nm çekim gücünü ölçerek Dünya’ya çok önemli başka bir bilgi verdiler — Silindirin kütlesi.
Rama katı bir çişim olamayacak kadar çok hafifti. Artık herkes gerçeği görüyordu; Rama’nm içinin boş olduğu açıkça ortadaydı.
Çoktandır ümitle ve kaygıyla beklenen karşılaşma nihayet olmuştu. İnsanlık yıldızlardan gelen ilk konuğunu kabul etmek üzereydi.
