Fakat şurası da muhakkaktı ki, bu dakikalarda annem karşısına çıkıp "Bu canavarı mı, yoksa beni mi?" diyebilseydi, büyükannem hiç şüphesiz beni alır, onu geldiği yere gönderirdi.

Evet, hastalıklı bir ihtiyar kadının bir gün evvelki yorgunluğunu dinlendirmeden uykudan uyanması zordur. Fakat dinlenmiş bir vücut, ıstıraba susamış bir ruhla yatakta uyanış ve hatırlayıştaki zorluğu da unutmamak lâzım...

Hasılı, verdiğim zahmetlere rağmen eminim ki büyükannem benimle çok avundu ve mesut oldu.

*

Onu kaybettiğim zaman dokuz yaşlarındaydım. Babam da tesadüfen istanbul'da bulunuyordu.

Zavallıyı bu sefer de Trablus'tan Arnavutluk'a kaldırmışlardı, istanbul'da ancak bir hafta kalabilmişti.

Büyükannemin ölümü onu müşkül bir mevkide bırakıyordu. Bekâr zabit, dokuz yaşında bir kız çocuğunu peşine takıp dağ taş sürükleyemezdi. Nedense, beni teyzelerimin yanında bırakmaya yanaşamıyor, ihtimal, bir sığıntı vaziyetine düşmemden korkuyordu. Ne düşündüyse düşündü, bir sabah beni elimden tutarak vapura bindirdi; istanbul'a geçirdi. Köprüde tekrar bir arabaya binerek bitip tükenmez yokuşlardan çıktık, çarşılardan geçtik, sonra büyük bir taş binanın kapısı önünde durduk.

Burası, benim on sene kapalı kalacağım sor mektebiydi. Bizi kapının yanında perdeleri ve panjurları kapalı loş bir odaya aldılar.



20 из 533