
Ana girişteki projektöre sırtını çevirerek gözlerini kamaşmaktan koruyan Norton donmuş bir gölün derinliklerini görmeye çalışan bir insan gibi bu kristal derinlikleri incelemek istedi. Fakat hiçbir şey belli olmuyordu. Hatta başlığının lambasını yakından üzerine tutması bile bir işe yaramadı. Bu madde şeffaf değil yarı-şeffaftı. Eğer donmuş bir sıvı ise kuşkusuz erime noktası sudan daha yüksekti.
Jeoloji takımından çıkardığı bir çekiç ile maddeye hafifçe vurdu; alet donuk, ahenksiz bir tınlamayla geri sıçradı. Daha sert vurdu, gene sonuç alamadı. Tam bütün gücüyle vuracaktı ki ani bir his onu durdurdu.
Bu maddeyi sonunda kıracağından kuşkusu yoktu. Fakat kırsa ne olacaktı? Büyük bir pencere camını kıran bir vahşiden farkı kalmayacaktı. Nasıl olsa ilerde daha iyi bir inceleme yapacaklardı, hem şimdilik oldukça değerli bilgi de toplamıştı. Artık bunun bir kanal olmadığı da bir gerçekti. Bu sadece birdenbire başlayıp, birdenbire biten ve hiçbir yere ulaşamayan garip bir hendekti. Bir zamanlar sıvı taşımışsa rastlanması olağan olan lekeler, kuruyan çöküntülerin oluşturduğu tabakalar neredeydi? Her-şey, Rama’yı inşa edenler sanki dün burayı terketmişler gibi parlak ve temizdi.
Bir kez daha Rama’nın temel sırrı ile yüz yüze gelmişti, ve bu kez kaçınmak imkansızdı. Kumandan Norton hayal gücü makul ölçüde bir insandı, zaten kuruntulara ve hayallere kendini fazla kaptırmış olsa bu günkü yerine gelemezdi. Fakat şimdi ilk kez olarak içinde tam anlamıyla bir önsezi değil, sanki bir bekleyiş hissi vardı. Hiçbir şey göründüğü gibi değildi; bu yepyeni fakat aynı anda milyonlarca yıl yaşlı yerde çok… çok garip birşey vardı.
