
Birden Dr. Stenton rahatladı ve derin bir soluk aldı. Bütün bunların hepsi saçmaydı, onun gibi bir bilim adamı bu kaygılarından dolayı utanmalıydı.
Rama hiçbir şekilde sıkışmış, büzülmüş maddeden oluşamazdı. Yıldız kütlesinde hiçbir çişim birtakım anor — ‘mal değişiklikler yaratmadan ve daha önce farkedilmeden Güneş Sistemi’nin bu kadar içine giremezdi. Diğer gezegenlerin yörüngeleri çoktan etkilenmiş olurdu. Zaten Neptün, Plüto ve Persephone bu şekilde bulunmamış mıydı? Hayır… Ölü bir güneş kütlesinde bir cismin farkedil-meden içeri sızması kesinlikle olamazdı.
Ancak, kimbilir, böyle bir karanlık yıldızla karşılaşmak ne kadar heyecanlı olurdu… Yazık.
Fakat bir gün nasıl olsa…
RAMA ve SİTA
Uzay Danışma Merkezi (U.D.M.)’nin olağanüstü toplantısı oldukça kısa ve fırtınalı geçmişti. 22. yüzyılda bile yaşlı ve tutucu bilim adamlarının kilit yönetim pozisyonlarını tutmalarını engelleyici bir önlem bulunamamıştı. Aslında bu hiçbir zaman önlenemeyecek bir problemdi.
İşleri daha da kötüleştiren, U.D.M.’nin şimdiki idare heyeti başkanının ünlü astrofizikçi profesör (Emeritus) Olaf Davidson oluşuydu. Profesör Davidson, bir galaksiden daha küçük gökcisimleri ile ilgilenecek kadar alçal-maz ve önyargılarını gizli tutmak gibi bir zahmete de katlanmazdı. Biliminin yüzde doksanının artık uzay çağında doğmuş araçlara dayandığını kabul etmek zorunda kalmasına rağmen, bu durumdan hiç de memnun olmadığını açıkça ortaya koyardı. Profesörün ünlü meslek hayatı boyunca en az üç kez, uydular onun garip teorilerini kanıtlamak için uzaya açılmışlar, fakat her defasında da tersini kanıtlayarak geri dönmüşlerdi.
